Ramazan Bayramı’nın kökeni, İslamiyet’in ilk yıllarına, Hicret’in ikinci yılına (Miladi 624) dayanır. Bedir Savaşı’ndan sonra Müslümanların kutladığı ilk bayramdır. Hz. Muhammed’in (sav) Medine’ye hicretinden sonra, bölgedeki eski festivallerin yerine Allah’a şükretmeyi esas alan iki bayram (Ramazan ve Kurban) tayin edilmiştir.
İslam ilahiyatında bu bayram bir “kutlama” olmanın ötesinde derin anlamlar taşır. Bu manadan hareketle bayram, nefis terbiyesi ve sabırla geçen otuz günün sonunda Allah’ın verdiği güce ve hidayete karşı bir şükür nişanesidir. Bayram namazından önce verilmesi gereken Fitre (Fıtır Sadakası), ibadetteki eksikliklerin temizlenmesini ve yoksulların da bayram sevincine ortak edilmesini hedeflemekle, bayram, “Ümmet” bilincini pekiştiren, küslüklerin sona erdiği ve dikey (kul-Allah) ilişkiden yatay (insan-insan) ilişkiye uzanan bir köprüdür. Diğer taraftan “Fıtır” kelimesi aynı zamanda yaratılış anlamına gelir; bu bayram insanın günahlardan arınarak tertemiz fıtratına dönme çabasını temsil eder.
Ramazan Bayramı, teolojik düzlemde bireyin günahlardan arınarak tertemiz fıtratına dönüşünü simgelerken; sosyo-ekonomik düzlemde servetin rızaya dayalı paylaşımıyla toplumsal adaleti tesis eden bir “dengeleme” mekanizmasıdır. Ancak günümüzde bu manevi arınma süreci, kontrolsüz piyasa dinamikleri ve idari denetim eksikliği nedeniyle bir “maddi sömürü” alanına dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.
İslam’ın ekonomi politiği, modern sosyal devlet anlayışıyla şaşırtıcı bir paralellik gösterir. Bayramın ayrılmaz parçası olan Zekât ve Fitre, gelirin zenginden yoksula doğru akışını zorunlu kılarak sınıfsal uçurumun derinleşmesini engeller. Bu, devletin vergi ve sosyal yardım yoluyla yaptığı “yeniden dağıtım” mekanizmasının inanç temelli ve gönüllü bir modelidir. İslam iktisat tarihindeki Hisbe Teşkilatı ise, piyasada dürüstlüğü sağlamak ve fahiş fiyatı engellemekle görevli bir denetim organı olarak bugünün “sosyal hukuk devleti” sorumluluğunu temsil eder.
Ancak günümüzde bayramın yarattığı devasa talep, ne yazık ki inanç sömürüsüne açık bir zemin hazırlar.
Bayram öncesi süreçte fahiş kâr ve fırsatçılığın arttığı gözlenmekte, örneğin, ulaşım, gıda ve hazır giyim gibi sektörlerde, bayramın manevi “mecburiyetleri” (akraba ziyareti, ikramlık, bayramlık) üzerinden elde edilen haksız kazançlar, dini duyguların metalaşmasına neden olmaktadır.
Diğer taraftan idarenin bu duruma seyirci kaldığını da gözlemlemekteyiz. İdare, piyasadaki bu spekülatif fiyat hareketlerine karşı caydırıcı bir “hakem” rolü üstlenmemekte, sosyal devlet ilkesinin aşınmasına yol açmaktadır. Denetimsizliğin, bayramın bereketini geniş kitlelerin cebinden küçük bir sermaye grubunun kasasına aktaran bir sömürü aracına dönüşmesine imkân sağladığı söylenebilir.
Gerçek bir Ramazan Bayramı, sadece bireysel bir ibadet değil; yoksulluğun görünür kılındığı ve sistemli bir şekilde giderildiği bir toplumsal sözleşmedir. İnancın pazarlandığı, fakirliğin ise bir tüketim nesnesi haline getirildiği bir vasatta, idarenin “seyirci” konumundan çıkıp “denetleyici” kimliğine dönmesi elzemdir. Bayram, sömürünün değil, sosyal adaletin zirve yaptığı bir dönem olduğu müddetçe gerçek amacına ulaşacaktır.
İlkbaharın başlangıcına denk gelen 2026 yılının Ramazan Bayramı kutlu olsun.